Gerçek hikayeler bizi birbirimize yaklaştıran, bağ kurmamızı sağlayan en güçlü araçlardan biri. Hikaye anlatmak, bir bilgiyi öğretmekten ya da ders vermekten çok daha fazlası. Çünkü kendi yaşadığımız, içinden geçtiğimiz bir deneyimi paylaşmak, karşımızdakine doğrudan kalpten temas etme fırsatı sunar. Bu konuşmada, kurgu olmayan, gerçekten yaşanmış olayların dönüştürücü gücünü ele alıyoruz. Olağanüstü olaylara gerek olmadan, sadece bizde iz bırakan bir deneyimi tüm samimiyetimizle anlatmanın yarattığı etkileri birlikte keşfediyoruz.
Gerçek hikayemizi paylaştığımızda, dinleyenler de kendi iç dünyalarında bir kapı aralar. “Bana da oldu” duygusu, bizi mesafeli bireylerden bir topluluğa dönüştürür. Bu konuşma, hikaye anlatıcılığını süslü değil sade, gösterişli değil gerçek kılan bir model sunuyor. Dinleyeni bilgiye boğmak yerine kalbine dokunan, bağ kuran, dönüştüren bir hikâye anlatma daveti. Katılımcılar, kendi hikayelerini bulmak ve paylaşmak konusunda cesaretlenirken, bir araya geldiğimizde yaşanan ortak insani deneyimin gücünü de birlikte hissedeceğiz.
Çöldeki Bereket
Hayatın kimi dönemleri çöl gibi kurak, sessiz ve tekdüze gelebilir. Ancak bu konuşma, tam da o çöl sandığımız alanların içinde saklı olan zenginlikleri keşfetme cesareti sunuyor. Katılımcılar, kendi içsel “çöl”lerinde dolaşarak, bugüne kadar farkında olmadıkları becerileri, tanıklık ettikleri olayların onlara kattığı derinliği yeniden hatırlama fırsatı buluyor. Çünkü kuraklık sandığımız her alanın altında gizli bir bereket yatıyor.
“Çöldeki Bereket” başlığı altında yapılan bu çalışma; geçmiş deneyimleri, içsel kaynakları ve bireysel potansiyeli yeniden değerlendirmeye davet ediyor. Katılımcılar kendi iç yolculuklarına çıkarken, dönüşümün ve yeniden doğuşun nereden başlayabileceğine dair ilham alıyor. Bu konuşma, zihinlerdeki çöl tanımını yıkarken, her bireyin kendi içindeki yeşeren gücü görünür kılmayı amaçlıyor. Birlikte yürünecek bu keşif yolculuğu için sabırsızlanıyoruz.
Kolektif Bilgelik: İmece
Kadim bir dayanışma biçimi olan imece, bugünün dünyasında unuttuğumuz ancak yeniden hatırlamamız gereken bir güç birliği çağrısı sunuyor. Bu konuşma, geçmişte toplulukların birlikte başardığı işleri, yardımlaşma kültürünün nasıl bir verim ve bağlılık doğurduğunu hatırlatarak, modern dünyada bireysel çabanın sınırlarını görünür kılıyor. Çünkü ne kadar donanımlı ya da varlıklı olursak olalım, birlikte üretmenin, emeği paylaşmanın verdiği güç başka hiçbir şeye benzemez.
İmece kültürü, sürdürülebilir başarı için yalnızca bireysel değil, kolektif bir çaba gerektiğini ortaya koyar. Bu konuşmada, hem iş yaşamında hem de gündelik hayatta imece ruhunun nasıl yeniden hayat bulabileceğine dair ilham verici öneriler sunuluyor. Katılımcılar, ekip çalışmasını, ortak amaç doğrultusunda kenetlenmenin dönüştürücü etkisini yeniden keşfederken, şirketlerden ailelere kadar her alanda bu kültürün nasıl yaşatılabileceğini düşünmeye davet ediliyor.
Doğadan İlhamla Yaşamda Çeşitlilik
Çeşitlilik, sürdürülebilirliğin temel yapı taşlarından biridir; ancak çoğu zaman farkında olmadan göz ardı ederiz. Bu konuşmada, permakültürden ilhamla doğadaki çeşitliliğin neden bu kadar yaşamsal olduğu anlatılıyor. Tek tip yapılar, tıpkı sadece domates ekilmiş bir bahçe gibi, kırılgan ve tehditlere açık olurken; çeşitliliğin olduğu ekosistemler hem daha verimli hem de daha dirençli bir yapı sergiler. Doğadaki bu denge, iş yaşamında da birebir geçerli.
Çeşitliliğin iş dünyasında, ekiplerde, projelerde ya da topluluklarda nasıl dönüştürücü bir etki yarattığına dair çarpıcı örneklerle ilerleyen bu konuşma; farklı bakış açıları, yetenekler ve deneyimlerin bir araya gelmesinin neden sadece bir tercih değil, bir gereklilik olduğunu gözler önüne seriyor. İster bir şirket yöneticisi olun, ister bireysel yolculuğunuzda farklılıklarla çalışmayı öğrenmek isteyin, bu konuşma size çeşitliliği anlamanın ve uygulamanın yeni yollarını sunacak.
Küçük Düşünmenin Bilgeliği
Bu konuşma, çağımızın "büyük düşün, büyük başar" mottosuna farklı bir açıdan yaklaşıyor. Sürekli daha fazlasını hedeflemenin getirdiği yorgunluğa karşı, küçük düşünmenin ve küçük adımların gücüne dikkat çekiyor. Bazen bir saksıya toprak koymak ya da balkon bahçesiyle ilgilenmek bile büyük bir dönüşümün ilk adımı olabilir. Küçük düşünmek, başarının ölçüsünü dışsal değil içsel kıstaslarla belirlemek demektir. Bu da hem bizi hem de çevremizi daha sürdürülebilir, daha gerçekçi ve daha anlamlı bir yola yönlendirebilir.
Konuşmada, küçüğün sadece bir başlangıç değil, aslında büyüğün yapı taşı olduğu hatırlatılıyor. Küçük şeyleri sahiplenmenin, onları özenle yaşatmanın bireysel güçle ve kolektif faydayla nasıl kesiştiği örneklerle anlatılıyor. Büyük hayallerin baskısından yorulanlara, kendi iç bahçesini kurmak isteyenlere, anlamı detaylarda arayanlara ilham olacak bir davet niteliğinde. Büyük sonuçlar için değil, yaşanabilir bir yaşam için küçük düşünmenin ne kadar kıymetli olduğunu birlikte keşfetmek için etkileyici bir içerik sunuyor.
Zihninde Yer Aç: Boşluk Bize Ne Anlatır?
Konuşmacımız Yonca Tokbaş bu başlıkta, sıkça küçümsenen ama insan zihni için hayati önemde olan "boş bakmak" eylemini derinlemesine ele alıyor. Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız "Boş boş neye bakıyorsun?" uyarılarının aksine, boş bakmanın zihinsel alan açmak ve farkındalık kazanmak açısından büyük bir değeri olduğunu savunuyor. Boş bakmak, aslında durmak, çevremizi yeniden görmek ve duyumsamak için gerekli olan bir zihin molasıdır. Hiç fark etmediğimiz detayları yakalayabilmemiz, içsel dünyamızla temas kurabilmemiz için bu tür "verimsiz" görünen anlara ihtiyacımız var.
Bu konuşma, hiçbir şey yapmamanın da bir şey yapmak olduğunu hatırlatıyor. Hedefsizce, sonuç beklemeden sadece bakmanın, dikkatimizi dağıtan kalabalıktan nasıl arındırıcı bir etkiye sahip olabileceğini gösteriyor. Her gün kısa da olsa "boş bakma" anları yaratmanın; yaratıcılığa, zihinsel sağlığa ve derin düşünmeye nasıl alan açtığını fark ettiriyor. Bu konuşmada, boş bakmanın aslında ne kadar dolu bir deneyim olabileceğine birlikte tanıklık ediyoruz.
Kendi Kendine Yetebilme Sanatı
Kendi kendine yeterlilik, sadece fiziksel ihtiyaçları karşılamakla sınırlı olmayan, insanın hem bedensel hem de duygusal varlığını ayakta tutabilme becerisi olarak tanımlanıyor. Bu konuşmada, doğanın ortasında, bir yaranın ortasında ne yapacağını bilemediğin anda bile aslında içsel bir kaynak taşıdığını fark ediyorsun: tükürük. En temel, en ilkel ama en etkili şifa kaynaklarından biri. Doğa, bedenin en zor anlarında bile kendi kendini onaracak mekanizmalarla donatıldığını hatırlatıyor.
Konuşmacımız, bu farkındalığı koşarken, yalnızlıkla ve yorgunlukla yüzleştiği bir anda deneyimliyor. Dışarıdan bir yardım gelmediğinde dahi insanın kendine dönebilmesi, bedeniyle, ruhuyla dayanıklılığını yeniden keşfetmesi, kendi kendine yetebilmenin derinliğini gözler önüne seriyor. Bu konuşma, kendi gücümüzü küçümsemememiz gerektiğini, doğanın ve bedenin sunduğu basit ama etkili çözümlerle var olmanın mümkün olduğunu ilham verici bir dille anlatıyor.
Ultra Maraton: Fiziksel, Ruhsal ve Zihinsel Tüm Kaynaklarınla Koşmak
Ultra maraton, yalnızca 42 kilometre 195 metrelik klasik maratonun ötesine geçmek değil; dayanıklılığı, sürdürülebilirliği ve doğayla uyumu yeniden tanımlayan bir deneyimdir. Bu konuşma, ultra maraton koşarken insanın önce en temel ihtiyaçlarını doğru şekilde yönetmeyi öğrendiğini, ardından da enerjisini günlere yayarak kendini hem fiziksel hem de zihinsel olarak koruyabilmeyi keşfettiğini anlatıyor. Birkaç gün süren bu koşularda doğa, bedeni yeniden inşa etmek için en iyi öğretmen oluyor. Uykusuzluk, sınırlı besin kaynakları ve uzun mesafeler karşısında insan, kendine izin verdiğinde bedenin ne kadar hızlı toparlanabildiğini fark ediyor.
Bu dayanıklılık pratiği yalnızca bir spor faaliyeti değil, aynı zamanda liderlik anlayışının da yeniden tanımlandığı bir alan. Konuşmacımız, ultra maratonları liderlik metaforu olarak kullanarak, yeri geldiğinde takım arkadaşının ihtiyacını fark eden ve hedefe birlikte ulaşmayı önemseyen bir liderlik yaklaşımını vurguluyor. Kimi zaman birinci olmak değil, birlikte finiş çizgisine ulaşmak en büyük kazanım haline geliyor. Ultra maratonlar, hem bireyin sınırlarını genişletiyor hem de kolektif gücün ne kadar kıymetli olduğunu gözler önüne seriyor.
Onarıcı Güç: Kalpten Kalbe Sosyal Sorumluluk
Sosyal sorumluluk, yalnızca yardım etmek ya da bağışta bulunmak değil; bir canlının yaşam hakkını, hak ettiği şekilde teslim edebilmeyi içeriyor. Konuşmacımız, yıllardır sivil toplum kuruluşları için koşan ve kaynak yaratan bir birey olarak, sosyal sorumluluğun duygusal ajitasyona dayanmadan da gerçekleştirilebileceğini savunuyor. Amaç, acıma hissi yaratmak değil; eşitlik, saygı ve bilinçle hareket ederek ihtiyaç sahiplerinin haklarını gözetmek. Gerçek sorumluluk, karşısındakini zayıf ya da mağdur görmekten değil, onun hakkını gözeten bir farkındalıkla yola çıkmaktan geçiyor.
Bu konuşma, toplumsal katkının kalıcı ve onarıcı olabilmesi için duygu sömürüsünden uzak, samimi ve sorumluluk bilinci yüksek bir bakış açısına davet ediyor. Sosyal sorumluluğu yalnızca kampanyalarla sınırlı bir kavram olarak değil, gündelik hayatta da uygulanabilecek bir bilinç hali olarak ele alıyor. Kimi zaman sadece bir canlının yaşam hakkını tanımak, en güçlü dayanışma biçimi haline gelebiliyor.
Duramama Çağında Durmak ve Devam Edebilmek
Her şeyin hızlandığı, her an üretmeye, koşmaya, yanıt vermeye zorlandığımız bu çağda “durmak” adeta unutulmuş bir beceriye dönüşüyor. Oysa doğa bile hiçbir canlıyı sürekli hareket hâlinde tutmaz. Gündüz ve gece döngüsü, mevsimlerin geçişi, canlıların uyku ihtiyacı... Hepsi bize bir şey söyler: Mola, bir lüks değil, bir zorunluluktur. Konuşmacımız, bu başlık altında durmanın, bedenin ve zihnin toparlanma süreci için ne denli önemli olduğunu hatırlatıyor. Durmak; nefes almak, düşünmek, sakinleşmek ve yeniden güç toplamaktır.
Modern yaşamın sürekli hareket hâlini, bireyin dayanıklılığı pahasına sürdürmeye çalıştığını belirten konuşma, durmanın aslında sürdürülebilirliğin temel anahtarı olduğunu vurguluyor. Kavga yerine uzlaşının, telaş yerine sağduyunun, tükenmişlik yerine yeniden doğmanın mümkün olabilmesi için insana en çok gereken şeyin “durmak” olduğuna dikkat çekiyor. Bu çağrıyla, durmanın gücünü yeniden hatırlamaya ve bu gücü hayatın merkezine koymaya davet ediyor.
Dişi İşçi Arılar ve Kadının Üretken Gücü
Doğada gördüğümüz en üretken, en çalışkan varlıklardan biri olan işçi arıların tamamı dişidir. Arı kovanlarının işleyişini sağlayan, çiçekten çiçeğe uçarak tozlaşmayı gerçekleştiren ve soframıza gelen birçok besinin oluşmasında doğrudan payı olan bu canlılar, kadınların üretkenliğini ve dönüştürücü gücünü simgeler. Konuşmada işçi arı metaforu üzerinden, kadınların el ele verdiğinde neleri mümkün kılabileceği güçlü bir biçimde vurgulanıyor.
“İşçi arılar dişi” söylemi, kadın çemberlerinin, kardeşliğin ve birlikte yol almanın ilham verici etkisini hatırlatıyor. Sevgiyle ve dayanışmayla kurulan bağlar sayesinde, çiçek açmayan ağaçlar bile meyve vermeye başlar. Kadının yaratıcı, besleyici ve dönüştürücü potansiyeli, sadece bireysel değil, toplumsal ölçekte de sürdürülebilirlik ve verimliliğin anahtarı olarak konumlanıyor. Bu konuşma, kadınların bir araya geldiğinde doğanın bile düzenini değiştirecek bir kuvvet yaratabileceğini içten bir çağrıyla ortaya koyuyor.
Kritik Eşik, Bir Çözüm Önerisi Olarak Permakültür
Permakültür, doğadaki canlı-cansız tüm unsurları bir bütün olarak ele alan, sürdürülebilir yaşam biçimleri kurmayı amaçlayan bir tasarım bilimi. Ağlar ve bağlar kurarak hiçbir şeyi tek başına değerlendirmez; doğanın ve insanın çıkarlarını gözeterek çözümler üretir. Bu sistemin en temel öğretisi, yaşanan sorunların adını açıkça koyabilmektir. Sorunun adını koyduğumuz anda çözüm yolları da belirmeye başlar. Ailede, iş yerinde ya da doğada fark etmeksizin, yaşadığımız sorunlarla şeffaflık ve cesaretle yüzleşmek permakültür anlayışının temelidir.
Konuşmada özellikle gençlerle yapılan çalışmalarda bu yaklaşımın nasıl işe yaradığından, gözlem, istisnaları fark etme, iyi örnekleri model alma, deneme-yanılma ve hatta kazara keşiflerin öneminden bahsediliyor. Hata yapmanın değerli olduğu, yola çıkmanın ve yolda öğrenmenin asıl güç olduğunun altı çiziliyor. “Hele bir oraya gelelim, orası kolay” bakış açısı, hayatın her alanında sorunlardan kaçmak yerine onları kabullenip çözüm üretmeye odaklanmayı teşvik ediyor. Permakültür, sadece toprakla değil, yaşamın tüm yönleriyle güçlü bağlar kurmayı öğretiyor.
Değerler Perspektifinden Sürdürülebilirlik Mümkün
Sürdürülebilirlik sıkça dillendirdiğimiz bir kavram olsa da, temelinde yatan en kıymetli unsuru —değerleri— çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Kendi içsel değerlerimizle örtüşen kurum değerleriyle birlikte hareket etmek, sürdürülebilirliği hem daha kolay hem de daha çatışmasız bir zemine taşıyor. Kişinin kendi doğasını, ritmini, mevsimlerini tanıması; beklentilerini bu farkındalıkla şekillendirmesi, kendi potansiyelini yormadan ortaya koymasını sağlıyor. Bu uyum, bireyin hem verimliliğini hem de yaşam kalitesini artırıyor.
Konuşmada sürdürülebilirliğin sadece sistemsel değil, duygusal ve kişisel bir mesele olduğuna dikkat çekiliyor. Değerlerin yolculuk içinde dönüşebileceği, kimi zaman bazılarını bırakabilmenin de sürdürülebilirlik adına kıymetli bir adım olduğu vurgulanıyor. Hayır diyebilmek, bir unvanı, bir rolü veya bir alışkanlığı ardında bırakabilmek, kişinin liderliğinde yeni bir kapı aralayabiliyor. Tıpkı doğada yokuşu inmenin ustalık istemesi gibi; bazı vedalar da cesaret, zarafet ve güçlü bir farkındalık gerektiriyor.
Şiddetsiz Aktivizmin Dili: Sakin Güç
Aktivizm deyince akla genellikle kalabalık gösteriler, sokak hareketleri gelir. Ancak bu konuşmada şiddetsiz aktivizmin gücüne ve bireysel eylemlerin yarattığı dönüşüme dikkat çekiliyor. Konuşmacı, kendi hayatında deneyimlediği bireysel, barışçıl ve sevgi temelli adımların çevresine nasıl ilham verdiğini, görünmez ama etkili bir kelebek etkisi yarattığını paylaşıyor. Şiddetsiz aktivizm, bir kişinin eylem ve söylem birliğinden doğan, model olma gücüyle başkalarına sirayet eden bir farkındalık biçimi olarak tanımlanıyor.
Bu yaklaşımda amaç, yan yana gelmeden bile bağ kurabilmek, ortak bir vicdan ve duyarlılık oluşturabilmek. Sevgi diliyle başlayan küçük ama anlamlı hareketler, bir topluluğa dönüşmese bile başka bireylerin hayatında karşılık buluyor. Konuşmada şiddetsiz aktivizmin hem kolay uygulanabilir hem de yüksek etki gücüne sahip bir eylem biçimi olduğu vurgulanıyor. Herkesin her yerde yapabileceği, zararsız ama etkili bir hareketin mümkün olduğunu gösteren bu yaklaşım, aktivizme dair bildiklerimizi yeniden düşünmeye davet ediyor.
Yola Kendinle Çıkmak
Bu başlık altında konuşmacımız, güçlü bir takıma sahip olmanın her zaman bir ön koşul olmadığını, bireyin kendiyle kurduğu sağlıklı ilişki sayesinde de yol alabileceğini vurguluyor. Kendi iç sesini duyarak ve kendine arkadaşlık ederek atılan ilk adım, zamanla yeni insanları da yola dahil edebilecek bir etki yaratıyor. Tanımadığımız kişilerle oluşabilecek yeni takımların, alışıldık yapılar kadar hatta daha fazla verim sağlayabileceğine dikkat çekiliyor.
Konuşma, alışılmış takım tanımlarının ötesine geçerek, bireysel cesaretin ve içsel dayanışmanın gücünü ön plana çıkarıyor. Katılımcılar; "yalnızsam yapamam" fikrini sorgularken, kendileriyle kuracakları bağ üzerinden nasıl ilerleyebileceklerini keşfediyor. Takım olmak, kalabalık olmak zorunda değil; insan kendisiyle de çok iyi bir takım olabilir.